16.11.2009 Şevket Sürek Referans Gazetesi
Geçen hafta, aynı sektörde, aynı günde, aynı gazetelerde iki farklı haber çıktı.
Gazetelerin neredeyse tamamı bu iki haberi aynı sayfada yan yana kullanmışlardı.
Aynı sektör dediğim sektör tekstil sektörüydü.
Haberleri ilginç kılan ise birinin biraz iyice, diğerinin kötü olmasıydı.
Usul iyi haberden başlamak olduğundan ben de öyle yapayım.
İyi denilen haber bana göre pek iyi bir haber değil aslında. Ama araştırmacılar ve gazeteler öyle görmek istemişler.
Sektörel Dernekler Federasyonu (SEDEFET) ve TUSİAD ile Sabancı Üniversitesi Rekabet Forumu (REF) 5'inci Rekabet Kongresi kapsamında, Türkiye'nin dış ticaretteki gücünü kıyaslamışlar.
Çok ilginçtir, tekstil sektörü dış pazarlarda rekabetçi bulunmuş.
Daha da ilginci rekabette tekstil de Çin'e fark atmış, hazırgiyim ve konfeksiyonda Fas ve Ürdün'ün arkasında nal toplamışız.
Edinilen bilgilere göre bu araştırma, "Belli bir sektörün ihracatının ülke ihracatı içerisindeki payının, o sektörün dünyadaki ihracatının dünya toplam ihracatındaki payına oranlanarak yapılmış ve 1995 ila 2007 gibi 12 yıllık uzun bir dönemini kapsamış".
Araştırmanın yapıldığı dönem tekstil, hazırgiyim ve konfeksiyon sektörünün ağırlıklı yatırım yaptığı dönem. 1995-2005 dönemi Çin'in pazarlarımızda henüz aktif olmadığı dönem. Bu dönemde rekabetçilik anlamında doğal olarak Türkiye avantajlı görülebilir. Ama ölçek ekonomisi dikkate alınsaydı bu avantajı kaybolabilirdi. Fas ve Tunus'un ağırlıklı olarak Avrupa'nın fasonculuğuna soyunduğu dönem ve Ürdün ise İsrail'in "Nitelikli sanayi bölgesinin" oluşturulduğu ve özellikle ABD'ye gümrüksüz, kotasız ihracat yapılan bir dönem. Avrupa'nın tekstil ve konfeksiyondan çıkarak daha çok ithalatçı konuma geldiği ve yıllar içerisinde giderek Çin'den yana ithal eğilimi gösterdiği bir dönem. Türk tekstil, hazırgiyim ve konfeksiyon ihracatının Avrupa pazarına giderek arttığı ama bu artışa rağmen Avrupa'daki payının düşmeye başladığı bir dönem. Bu dönemde bu sektörün tek rekabet avantajı hızlı sevkıyatta gösterdiği başarıdır.
Bu detaylara girmez de sadece istatistiki verilerden yola çıkılırsa ortaya iyi habermiş gibi görünen bir tablo çıkabilir. "Tekstilde fark attık, rekabet gücümüz yüksek" türünde haberler yapılarak kamuoyu nezdinde yanıltıcı bir sonuca varılabilir.
Ayrıca 1995-2007 dönemi, gelmiş geçmiş bir dönem. Böyle bir dönem neden mercek altına alınır da rekabet gücü araştırılır, onu da anlayabilmek mümkün değildir tabii.
Bu habere bakarak birçok kimse tekstil ve konfeksiyon sektörünün iyi durumda olduğunu sanabilir.
Sanılmakla kalınmaz, "Bu adamlar ağlıyorlar, devamlı şikâyet ediyorlar ama bakın işleri kıyak, dış pazarlarda rekabet edebiliyorlar" türünde kamuoyu tepkisi de alınabilir.
Dediğim gibi bu haber bana göre pek iyi bir haber değil, aktüel hiç değil ama araştırmacılar böyle sunma ihtiyacı duymuşlar, basınımız da onların sunduğu şekilde yorum katmadan kullanmış.
Kötü haber olarak nitelendirdiğim ikinci haberin yukarıdaki haberi tekzip eden bir yanı var.
Haber şu:
"Tekstil ve hazırgiyimciler geride kalanları kurtarmak için özel konsey kuruyorlar."
Bu haber hemen her gazetede benzer başlıklarla verilmiş.
İHKİB, İTHİB, TGSD ve TOBB Hazırgiyim ve Konfeksiyon Meclisi başkanları zor günler geçirmekte olan Denizli bölgesini ziyaret etmişler, oradaki tekstilci işadamlarının yanlarında olduklarını göstermek istemişler ve bu istekten yola çıkarak "Geride kalanları kurtarmak" amaçlı bir de konsey oluşturmuşlar.
Birinci haberin rekabetçi olarak sunduğu tekstil, hazırgiyim ve konfeksiyon sektörlerinin başkanları Denizli'de zor durumda olan sektör mensuplarına destek için oradalar. Orada bulunmalarının ortak paydası "Onları zor durumdan kurtarmak". Tabii kurtarmak fiili devreye girince şu soruyu sormadan edemiyorum:
Ee, hani bu sektör rekabetçiydi?
Hani, dış pazarlarda kimse Türk tekstilcileriyle baş edemiyordu?
Rekabetçiydi de 1995-2005 yılları arasında 75 milyar dolar tutarında yatırım yapan bu sektörde 2005 yılından bu yana neden hiç yatırım yoktu?
ABD pazarına olan ihracatı 1.6 milyar dolardan 600 milyon dolara neden gerilemişti?
AB pazarı neden yüzde 80'lerden yüzde 65'lere düşmüştü?
Neden bu yılki ihracatı tekstilde yüzde 24, hazırgiyim ve konfeksiyonda yüzde 21 azalmıştı?
Denizli'de 37 yıllık DEBA neden batmış, FUNİKA tekstilin sahibi neden intihar etmişti?
Neden ödenemeyen kredilerin ağırlıklı yüzdesi bu sektöre aitti ve neden bankalar bu sektöre kredi vermeyi kesmişlerdi?
Rapor ilginç yorumları içeriyor.
Bir taraftan "Türkiye'nin rekabet gücü zayıflıyor" tespiti yapılırken, diğer taraftan da "İhracatta rekabet avantajı var" deniliyor.
İhracatta rekabet avantajı görülürken bir "milli dış ticaret politikasından" bahsedilmiyor. Böyle bir milli politika oluşturulmadan o avantaj nasıl görülüyor çok merak ediyorum.
Tabii böyle bir politika oluşturulamayınca günümüzdeki çağdaş pazarlama anlayışından uzaklaşılarak "Dükkân senin abi" mantığında dış ticaret yaklaşımı oluşuyor ve avantaj dezavantaja dönüşüyor.
İhracat yapımızın ürün çeşitliliğine dayandığından söz edilirken bu yapı avantaj olarak görülüyor. Diğer taraftan Çin ve İsrail'in daha çok uzmanlaşma yönünde ilerlediğinden bahsediliyor. Ürün çeşitliliği avantaj gibi görünmekle beraber uzmanlaşamamanın bir örneğidir ve "Ne iş olsa yaparım abi" türünde basit, geçici bir yaklaşımdır.
Rekabetteki ana öğe olan kur faktörü ve o faktörün etkilediği fiyat olgusunun rekabet imkânımızı kırdığına değinilmiyor.
Esas olan üründe uzmanlaşmadır. İhracatı büyütecek, kalıcı kılacak üründe inovasyon yaratarak kalıcı olabilecek sırlar üründe uzmanlaşma içerisindedir.
Bu zafiyetin ihracatımız yapısındaki en çarpıcı örneği ihracatımızın 46 bin firma ile gerçekleştirildiğinin, ihracatımızın yüzde 22'sini ilk 10 firmanın, yüzde 61'ni ilk 500 firmanın, yüzde 9'unu ikinci 500 firmanın, yüzde 29'unu ise 45 bin firmanın yapıyor olmasıdır. 23 ihracatçı sektörden ilk 5 sektör ihracatımızın yüzde 70.5'ini gerçekleştirebilmektedir. Genel ihracatımızın yüzde 48'i tek pazar olan AB pazarına, bu pazardaki ihracatın yüzde 75'i ise Almanya, İngiltere ve İtalya'ya yapılmaktadır. Geri kalan yüzde 52'si ise diğer pazarlardaki yüzlerce ülkeye yapılmaktadır.
Tüm yumurtaların aynı sepete konulduğu anlamındaki bu çarpık tablodaki yapı ile 1980 yılından bu yana geçen 29 yılda ancak 100 milyar dolarlık ihracat gücüne ulaşılabilmişsek rekabet gücümüzden pek bahsedemeyiz sanırım.
5'inci Rekabet Kongresi'nde daha gerçekçi bir rapor görmek isterdim.
30 Kasım 2009 Pazartesi
İhracatta rekabetçi olabilmek ve tekstil sektörü
Etiketler:
ABD,
Denizli,
Fas,
İHKİB,
İsrail,
İTKİB,
Referans Gazetesi,
Tekstil Sektörü,
TGSD,
Tunus,
Ürdün
19 Kasım 2009 Perşembe
2010 YAZ BASKI ÖRNEKLEMELERİ
24 Ekim 2009 Cumartesi
2010 YAZ Baskı trendleri

2010 Yaz'ında büyük ebad bayan yüzü, birkaç parça küçük fotoğraf birleşmesi ve üzerine şeffaf
pul, payet çalışmaları kullanılıyor.
Gözlük esprisi yoğun olarak var.
Kalın kenarlı okuyucu gözlükleri sık kullanılanlar arasında...
Sabih Samur
11 Eylül 2009 Cuma
SİLKELENME ZAMANI

Alanya’da ekonomik koşullar giderek ağırlaşıyor.
Siftahsız dükkan kapatanlar çoğalıyor.
İşyerini kapatıp kaçandan geçilmiyor.
Piyasada nakit para dönmüyor.
Çekler karşılıksız, senetler protesto oluyor.
Geçen iki yılda turizm sektöründen doğan açığı, inşaat sektörü süspanse etmişti bir ölçüde…İnşaat ve emlak sektörü de iyice çökünce Alanya ekonomisi dibe vurdu doğal olarak…
Turizmde ne kadar “doluyuz” desek de “boş!”
5-10 Euro fiyatlarla otelci kazanamıyor.
Yüksek kiralar ve maliyetler yüzünden esnaf, ne yapsa işin içinden çıkamıyor.
Alanya’da para kazanmak, kar etmek artık zor…
Hem de zorun zoru…
Bu kötü mü? Kötü…
Ancak, bu kötünün kötüsü duruma, biraz da “iyimser” pencereden bakalım.
Nereden nereye geldiğimizi bilelim evvela…
Damlataş Mağarası'nın kaşifi rahmetli Galip Dere'nin, “Kuruüzüm değil turuzim turuzim” dediği 1970'li yıllardan bugüne turizm sektörünün katettiği yol, "Zorlukların ve olumsuzlukların parkuru" olduğu kadar bir yığın güzelliklerin güzergahı da oldu kuşkusuz...
O ilk yıllarda "Ev pansiyonculuğu"ydu Alanya turizminin lokomotifi...
Yaz ayları gelip çattığında evini pansiyon yapan aileler için çileli günler de başlardı bir bakıma...
Ailenin tüm fertleri ya bir odaya tıkıştırılır ya da evin damında "Cibindirik"in içinde yatarlardı, diğer odaları turistlere verebilmek için...
Bazen de ailenin reisi ya da büyük oğullardan birisi "turistik nöbetçi" kalır, diğerleri yaylaya göçederlerdi ki, ev boşalsın, pansiyon olabilsin...
Evin mutfağı, tuvaleti ve banyosu ortak kullanılırdı doğal olarak...
Otel, motel sayısı iki elin parmaklarını geçmezdi ki, ihtiyaca cevap verebilsin...
Turistler o tarihte bugünkü beş yıldızlı otellere ödedikleri paradan çok daha fazlasını ödemek zorundaydılar ev pansiyonlarına...
Arz talep meselesi tabii ki...
Yerli turistlere yer kalmazdı yabancıdan...
Çadırlı kampingler ve karavanlar bile dolup dolup boşalırdı.1980'lerin ortasından itibaren turizmde epeyce yol aldık turizmde...
Hobi ve eğlence gibi başlayan turizm macerası 1990'lı yılların başından itibaren kendini benimseten ve profesyonelliği isteyen bir "Sektör" olarak çıktı ortaya...
Fakat o yıllardan bu yana değişmeyen iki olumsuzluk var ki, habis tümör gibi kemiriyor sektörü…
İlki, “Turisti yolunacak kaz gibi görme” alışkanlığımız…
Yani kazıklama dürtüsünden bir türlü kurtulamayışımız…
Diğeri ise, bu ülkeye güven duyarak, canını, malını ve namusunu teslim eden turistlerin, bu korunmasız ve zavallı hallerinden yararlanmaya kalkışan çapulcuların varlığı…
Sektörü kirleten, sektörü sanki “tek kullanımlık bir mal” gibi kullanıp atmak isteyen bir “rantiyeciler” gurubu türedi ne yazık ki…
Asıl tehlike de o zaman ortaya çıkmaya başladı işte…
Sektör, giderek kalitesini ve irtifasını kaybetti ki, bugünlere geldik hep birlikte…
Şimdi silkelenme zamanı…
“Bu kriz bir umuttur” aslında…
Ben umutluyum…
Siz de umutlu olun…
Mehmet Ali Dim
Yeni Alanya Gazetesi
Dip Not: Sn. Mehmet Ali Dim'in Alanya ve Turizm için yazmış olduğu bu yazıyı Tekstil sektöründe yaşanan zor günlere örnekleme ve umut beklentis için paylaşmak istedim.
Sabih Samur
24 Temmuz 2009 Cuma
2010 Kış Renkleri
20 Temmuz 2009 Pazartesi
Bora Gencer: O bir MARKA!

Bazı isimler zamana ve şöhrete yenik düşer.
Balon gibi söner, kaybolup gider İstanbul girdabında...
Bazı isimler ise kaynak suyu gibidir tükenmez,
Daima gençtir; Cumhuriyet gibi!
Balon gibi söner, kaybolup gider İstanbul girdabında...
Bazı isimler ise kaynak suyu gibidir tükenmez,
Daima gençtir; Cumhuriyet gibi!
Bora Gencer
Daima Genç
Daima Genç
Bora Gencer
O bir Marka...
O bir Marka...
Sabih Samur
Etiketler:
Bora Gencer,
Made in Türkiye,
Marka,
Sabih Samur
12 Temmuz 2009 Pazar
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı
Yaklaşık iki haftadır Yeni Alanya Gazetesi’ne yazı yazamıyorum.
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.
İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,
Karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…
“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi. Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.
Faruk, "Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya." diyor.
Teşekkürler,Facebook Ekibi”
Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur
Çok istediğim halde iş güç nedeniyle, Türkiye’nin ve dünyanın gündemi inanılmaz yoğun olmasına ve aslında izlememe rağmen bir türlü elim tuşlara gitmedi.
Sadece Sn. Sami Çaycoşar’a hakkımda yazmış olduğu yazıya teşekkür niteliğinde bir yorum ve Sn. Altemur Kılıç’a da yine bir yazısından dolayı yorum gönderebildim.
Ama bu gece gelen bir e-posta beni o kadar duygulandırdı ki yazmadan duramadım.
Zaman zaman, hele hele yaşta ilerledikçe sizden yaşça genç olanlara, nasihatler verirsiniz.
İstersiniz ki sizin hayat tecrübelerinizden (aynı hataları yaşamadan) faydalansınlar.
Bazen sizin için belki çok önemli olmayan tamamen iyi niyetle verilen birkaç öğüt,
Karşı taraf için, öğüdü alan için bir yol haritası olabiliyor.
Gece vakti gelen aşağıdaki e-postada olduğu gibi…
“Faruk seni Facebook'ta arkadaş olarak ekledi. Facebook'ta arkadaş olabilmeniz için Faruk'u tanıdığını onaylaman gerekiyor.
Faruk, "Merhabalar abi.. siz alon da iken sizinle çalışmıştım, bana fikirlerinizle yol gösterip abilik yapmıştınız...
şimdi okulu bitirdim , gıda mühendisi oldum...
sizinle tekrar irtibata geçmek, görüşmek isterim....
ömer faruk köylü/ alanya." diyor.
Teşekkürler,Facebook Ekibi”
Seneler önce birlikte çalıştığım genç kardeşim Faruk’u bana ulaştırdı bu e-posta.
Bir arkadaşımın beni sisteme dâhil etmesi ile tanıştığım ve dalga geçtiğim, küçümsediğim Facebook sayesinde oldu bu buluşma.
Sağ olasın Facebook denen zımbırtı.
Sevgili Faruk umarım çizmiş olduğun hayat yolunda başarılı olursun.
Türkiye’nin yetiştirdiği güzide bir Gıda Mühendisi olarak öncelikle seni yetiştiren Alanya’ya olan borcunu yine Alanya’da çalışarak ödemeni arzu ederim.
Çok daha iyi yerlere yürüyeceğine eminim.
Yolun ve bahtın açık olsun.
Sabih Samur
Etiketler:
Altemur Kılıç,
Facebook,
Sabih Samur,
Sami Çaycoşar,
Yeni Alanya Gazetesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



